Özlem TÜRKER

Özlem TÜRKER

1946-1950'den beri Atatürk devri; onun içinde bir şekilde bulunmuş olanların veya kendilerini olduklarından farklı göstermek isteyenlerin yazıp çizdikleri, anlattıklarıyla sömürülüp durmuştur.
22 Haziran 2017 Perşembe 10:52:42
1581 kez okundu.

1946-1950'den beri Atatürk devri; onun içinde bir şekilde bulunmuş olanların veya kendilerini olduklarından farklı göstermek isteyenlerin yazıp çizdikleri, anlattıklarıyla sömürülüp durmuştur.

Türkiye'de özellikle son 15 yılda belirli çevreler tarafından Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığı; ne yazık ki basın-yayın organları ile adeta bilinçli olarak beyinlere pompalanmaktadır. Yayınlanan hatıralarda veya yazılarda yer yer ölüler tanık olarak gösterilerek, fısıldaşmalar belge diye kullanılarak toplumumuzda bilinçli bir şekilde Atatürk düşmanlığı yaratılmıştır. Ve bunu kuvvetlendirme çabası hala devam etmektedir.

Ben haddini bilen, bir köşe yazarı olarak; kaynakçalarla Mustafa Kemal üzerine yaptığım tespitleri değerlendirmenize sunacağım.

Bir ülke düşünün, hükmettiği topraklarda zayıf düşen bir ülke, 19.asrın sonlarına doğru can çekişen “Hasta Adam” Osmanlı'nın kuvvetli devlet yapısının dış uzuvları bitap halde; ya yok olacak ya da küllerinden yeni bir devlet doğacaktır. Bunu gelecek gösterecektir. Bu kötü gidişatın içinde medrese yobazlarının manevi baskısı altındaki halk yığınları kurtuluşu 7. asırdaki şeriat şartlarında arar. Fakat Ordu aydınlarında bir uyanış vardır. Onlara göre de tek çare saray istibdadını yıkıp memleketi meşrutiyet rejimine kavuşturmaktır. Manastır Lisesi'ni bitiren Mustafa Kemal bu şartlarda İstanbul'a gitmiştir. 13Mart 1889'da Pangaltı Harp Okulu'na giren Mustafa Kemal 2 ay içinde sınıf çavuşu olmuştur. Kendisi der ki: “İdadide iken inatla çalışıyorduk. Sınıfta birinci ikinci olmak için hepimiz gayret içinde idik.”

Üçüncü sınıfta, hele kurmay sınıflarında memleket kaygısına düştü. Batıyorduk, kurtulmanın yolunu aramalı idi. Buna ordu önayak olacaktı. Subaylar aralarında teşkilatlanmakta idiler.

Bir gün gençlik üzüntülerini şöyle anlatmıştı: Harp Akademisinde bir subay. Henüz 20 yaşında. Kendisini, ne olduğunu pek anlayamadığı bir takım düşünce ve duygulara kaptırmıştır. Küskündür. İsyanlıdır. Neye ve kime karşı? Niçin? Sorsanız pek de cevap veremez. Bir gün arkadaşlarından biri:

-Sen kalk borusunda hiç uyanmıyorsun. Nöbetçi subay karyolanı sarsmadıkça kalkmıyorsun. Nen var senin? diye sordu.

-Yatağa girdikten sonra uykuya dalamıyorum. Gözlerim sabahlara kadar açık. Tam uyuyacağım zaman da kalk borusu çalmak üzere.

Bir gün hocalardan biri sınıfta öğrencilere bir mesele verdi:

-Savaş nedir artık biliyorsunuz, dedi, fakat bir de Gerilla vardır. Bu kolay bir şey değildir. Gerillayı yapmak da bastırmak da güçtür.

Sonra bir misal üzerine öğrencileri imtihana çekti:

-Osmanlı İmparatorluğu'nun devlet merkezi İstanbul, farz ediniz ki şu veya bu sebepten Boğaziçi'nin doğu kıyısı ile İzmit Körfezi arasında halk devlete isyan etmiştir. Şimdi soruyorum: Halk böyle bir isyanı ne için yapabilir? Devlet bu isyanı ordusu ile nasıl bastırabilir?

Bu suallere en iyi cevabı o uyumayan dalgın çocuk Mustafa Kemal verdi. Çünkü aklı fikri çok zamandan beri böyle hayallere saplı idi.(1)

Ömrünün en güzel yıllarında gecesi gündüzü bu fikirlerle dolu olan genç Mustafa Kemal; hayalperest değildi. Zeki, ön görüsü yüksek, yetenekli idi. Başarılı bir asker olacak birikimi vardı. Ali Fuad'ın anılarında Harp Akademisinde iken bir Osmanlı paşası kahin gibi Mustafa Kemal'i haber vermiştir. Ali Nizami Paşa Mustafa Kemal'e der ki:

-Mustafa Kemal Efendi oğlum, seni övenlerin yanılmadıklarını anlıyorum. Sen bizim gibi yalnız subaylık hayatına atılmayacaksın. Memleket kaderi üzerine tesirli olacaksın. Sözlerimi iltifat olarak alma. Sende memleket başlarına gelen büyük adamların daha gençliklerinde gösterdikleri müstesna kabiliyet ve zeka alametlerini görüyorum. İnşallah yanılmamış olurum.(2)

1904 Aralık ayında Harp Akademisi'ni bitirerek Kurmay Yüzbaşı diplomasını alan Mustafa Kemal daha harbiye yıllarında teşkilatlanmaya başladı. Öyle ki Ömer Naci, Ali Fuat (Cebesoy) ve Ali Fethi (Okyar) ile birlikte teşkilat oluşturulmuş, gazete bile çıkarmışlardır. Bu durum Sultan Abdülhamit’in kulağına gidince derhal müdahale edilmesini emreder. Ancak Okul Nazırı Ali Rıza Paşa vatanın geleceği için çırpınan bu gençleri sınıfta gizlice gazete çıkarırken yakalamasına rağmen tarihi bir duruş sergiler. İstese hepsini tutuklatıp hayatlarını sürgünde veya hapishanelerde geçmesine neden olabilirdi. O bunu yapmadı. Hatta yıllar sonra, Cumhuriyet ilan edilmiş, Ali Rıza Paşa da emeklilik günlerini yaşarken bir gün Kadıköy vapurunda Ali Fuat Paşa ile karşılaşır. Harbiye’deki o günü hatırlar ve şunu der: “Allah’a şükürler olsun. Tanrı o gün kötü bir karar almaktan beni korudu. Türk Milleti için de pek hayırlı oldu”.(2)

Gerçekten de eğer Paşa o gün tam tersi bir tutum sergileseydi bugün çok daha farklı şeyler konuşuyor ya da konuşamıyor olabilirdik.

KAYNAKÇA:

1.Çankaya,Falih Rıfkı Atay,Sena Matbaası,1980

2.Sınıf Arkadaşım Atatürk, Ali Fuat Cebesoy, İnkılap Kitabevi

 

 


Gemlik Reklam